Anasayfa
Çanakkale PDF Yazdır e-Posta
Kenan tarafından yazıldı.   
Cuma, 20 Mart 2015 00:51

Kıymetli  Arkadaşlarım,

 

   100 Yıl önce ÇANAKKALE 'yi düşmana dar eden,

   

    Öleceklerini bile bile ÇANAKKALE'yi canları pahasına savunan, Asla ÇANAKKALE'den düşmanın geçmesine izin vermeyen,

    

     Dünya Tarihine "ÇANAKKALE GEÇİLMEZ " Destanını Altın Harflerle yazdıran başta ebedi Başkomutanımız Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK ve silah arkadaşları olmak üzere tüm şehitlerimizin aziz hatıraları önünde bir kez daha saygıyla eğiliyoruz.

       

    VATAN , BAYRAK ve NAMUSLARI uğruna canlarını seve seve feda ettikleri  bu topraklar üzerinde özgürce yaşamamızı sağladıkları için Şehitlerimizi Rahmetle,Şükranla ve Minnetle anıyoruz.

 

    Allah rahmet eylesin. Ruhları şad,mekanları CENNET olsun.

 

    Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

        Bir hilal uğruna yarab ne güneşler batıyor.

            Ey bu toprak için toprağa düşmüş asker,

                Gökten ecdad inerek öpse o pak alnı değer.

                     Ne büyüksün ki kanın kurtarıyor tevhidi,

                        Bedrin aslanları ancak bu kadar şanlı idi.

Sana dar gelmeyecek makberi kimler kazsın,

    Gömelim gel seni tarihe desem sığmassın.

        Hercü-merc ettiğim edvarda yetmez o kitap,

            Seni ancak ebediyetler eder istiab.

                Bu taşındır diyerek kabeyi diksem başına,

                    Ruhumun vahyini duysamda geçirsem taşına.

                        Sonra gök kubbeyi alsam da rida namıyla,

                            Kanıyan lahdine çeksem bütün ecramıyla.

 Ebr-i lisanı açık türbene çatsam da tavan,

     Yedi kandili süreyyayı uzatsam oradan .

        Sen bu avizenin altında bürünmüş kanına,

            Uzanırken gece mehtabı getirsem yanına.

                Türbedarın gibi ta fecre kadar bekletsem,

                    Gündüzün fecr ile avizeni lebriz etsem

                        Tüllenen mağribi akşamları sarsam yarana,

                            Yine birşey yapabildim diyemem hatırana.

 

1976'LILAR SOSYAL YARDIMLAŞMA VE DAYANIŞMA DERNEĞİ YÖNETİM KURULU

 

 

 
İslamiyet ve Kadın Hakları PDF Yazdır e-Posta
Kenan tarafından yazıldı.   
Pazartesi, 09 Mart 2015 00:54

İslamiyet ve Kadın Hakları

“Cumhuriyet Kadını” kavramının, örnekleri oluşturulması gereken simgelerinden ve bu çizgi doğrultusundaki aydınlatıcı çalışmaları nedeniyle bir suikast sonucu öldürülen Ankara Üniversitesi, ilahiyat Fakültesi öğretim üyelerinden Doç. Dr. Bahriye Üçok’un bu yazısı, onun 1965 yılında yayımlanan “İslam Devletlerinde Kadın Hükümdarlar” kitabından alınmıştır. 8 Mart Dünya Kadınlar Günü nedeniyle yayımladığımız ve “İslam ve kadın konusundaki birçok yanlış öğretiyi çürütmesi yanı sıra, konuyu gerçek bilgileriyle aydınlığa çıkaran” bu yazıyı, özellikle tüm kadın okurlarımızın bir kez daha ve bir kez de özenle okumalarını diliyoruz.

Radyo, televizyon ve basın gibi modern imkânlara rağmen, Batılılardan birçok kimse bugün hâlâ Türkiye’deki kadınların çarşaf ve peçe ile örtülü olup olmadıklarını, erkeklerin birden çok kadınla evlenip evlenmediklerini, zenginlerin birer hareme sahip olup olmadıklarını merak eder sorarlar. Türkiye’de yaşayan Müslümanlar ise XX. yüzyılda Müslüman Türk kadınlarının özgürlüklerine sahip olup erkekler gibi millet ve memleket hizmetinde bulunmalarını, yeni ve modern anlayışın onlara tanıdığı yeni bir hak sanarak yadırgamaktadırlar. Bu, çağdaş Müslüman kadınların ortaçağdaki hemcinslerinden pek farklı hak ve özgürlüklere kavuşmuş oldukları inancından ileri gelmektedir. Gerçekte ise İslamiyet’in kadına tanığı haklar ile günümüzde yaşayan kadınların hak ve özgürlükleri karşılaştırıldığı zaman görülen fark, sadece aile ve miras hukuku ile ilgilidir. Çalışma, meslek sahibi olma bakımından ortaçağ ile modern çağ kadını arasında hiçbir fark yoktur. Ortaçağ İslam tarihinin kaynakları ve fıkıh incelendiği zaman görülür ki Müslümanlık, kadını erkeğin satın alabileceği bir esir, bir meta niteliğinde saymamıştır. İslam dini onu bir eşya gibi kabul etmediği içindir ki, erkekler gibi ilim sahibi olmaya teşvik eder. Timur’un torunu Uluğ Bey bu hususa çok önem vermiş olmalı ki, Semerkant’ta ve Buhara’da yaptırmış olduğu medreselerin kitabevlerini, “ilim tahsil etmek erkek ve kadın her Müslümana farzdır” hadisi ile süslemiştir. İslam hukukuna göre reşit kadın, istifade ve kullanma ehliyetine sahiptir. Kocasından ayrı ticaretle uğraşabilir. Kültür alanında Avrupa’nın en ileri gitmiş devletlerinden biri olan Fransa’da daha birkaç yıl öncesine kadar, kadın kocasının izni olmadan parasını bankaya yatıramıyor veya buradaki parasını çekemiyordu. Oysa kadının hukuki kişiliği, kendi parasına tasarruf hakkı, islamiyetle birlikte tanınmıştır. Müslüman kadın reşit ise rızası olmadan evlendirilemez. Reşit olmadan velisinin arzusu ile evlendirilmiş olan kızların, reşit olunca bu evliliği feshettirme hakları vardır. Ayrıca evlenme sözleşmesi sırasında veya sonra erkek, karısına istediği zaman boşanma hakkını tanıyabilirdi.

 Avrupa’nın en uygar ülkelerinden biri olan İsviçre’de kadının seçme ve seçilme hakkı henüz bazı kantonlar dışında tanınmadığı halde, islam bu hakkı tanıdığının delillerini daha Hz. Muhammed zamanında, tarihe geçen olaylar ile vermiştir. Örneğin, Akabe biatleri ve Mekke fethi (630) sırasında kadınların da Hz. Muhammed’e gelip biat etmeleri gibi. Mekke’de Hz. Muhammed’e ilk biat eden kadının Hz. Ali’nin kız kardeşi Ümm-i Hâni olduğu ve bunu Ümm-i Habibe, Erva, Âtike, Ümmi Hakim, Halid bin Velid’in kız kardeşi Fâhite ve Mekkelilerin gözde başkanları Ebu Sufyan’ın eşi Hind’in izledikleri, kaynaklarca bildirilmek tedir. Bunlar teker teker islam dinine ve Hz. Muhammed’in dünyevi şefliğine itaate söz vermişler ve böylece inançlarını belli etmişlerdir. O gün Mekke’deki diğer kadınların biatlerini almak işine, Hz. Muhammed, Hz. Ömer’i memur etmişti. Böylece yalnız Kureyş’in şerefli ailelerine mensup kadınların oyları ile yetinilmemiş, bütün reşit kadınların birer birer oylarının alınmasına önem verilmiştir.

Gene zamanımızda sanılır ki, ortaçağda Orta Asya’dan Atlas Okyanusu’na kadar uzanan islam ülkelerindeki kadınlar ev işleriyle, çocuk büyütmekten başka bir şeyle uğraşmazlardı. Oysa tarih bizlere kadınların zaman zaman erkeklerle birlikte askere gittiklerini, en meşhurları Sitt ül-Ulemâ (Bülbüle), Hadicet üş fiahcâniyye, Zeyneb binti Amr, Ümm-i Abdullah binti Kaadi fiamsüddin, Ümm-i Müeyyed Nisâburi, fiuhde binti ibn Nasr olmak üzere vâizlik, hadis ve fıkıh müderrisliği (yani profesörlüğü) ettiklerini, birçok kadı, devlet adamı ve tarihçiye icâzet (diploma) verdiklerini, Hindistan’da Ekber fiah zamanında yaşayan Mahım Ana ve Moğollardaki Fatma Hâtun gibi vezirlik ettiklerini, Sultan Bayezid devrinde Amasya’da oturan ve türbesi bugün bir ziyaretgâh olan Selâmet Hatun gibi sofi zaviyeleri kurduklarını, hatta hükümdar seçildiklerini göstermektedir. Adlarına bastırdıkları paralar dünya müzelerinde saklı bulunan, Hindistan imparatoriçesi Raziyye Sultan ile Mısır Sultanı fiecer üd-Dürr, ilhanlı Sultanı Satı Bey Hatun ve Türk Kutluk Devleti Hükümdarı Sarvetüddin Padişah Hatun’dan başka henüz paraları ele geçmemiş ama hükümdarlıkları ana kaynaklarda bildirilen tam bir düzine kudretli hükümdar bu hususun canlı örnekleridir. (1) Fıkıh ve hadis icazetleri veren pek çok kadın bulunmasına rağmen doğrudan doğruya kadılık etmiş bir kadına henüz rasgelmemekle beraber, Abbasiler devrinde, Halife Muktedir zamanında Divan-i Mezâlim (fiikâyetlerin dinlendiği yüksek mahkeme) başkanlığı etmiş bir kadının varlığını biliyoruz. Adı Sümeyl olan bu kadın, Bağdat’ta Rısâfe mahallesinde, sağında solunda kadılar olduğu halde divan kurar, şikâyet dilekçelerini kabul eder, alınan kararları imzalardı. Hanefi mezhebinin kurucusu imam- ı Azâm Ebu Hanife’ye göre kısas ve had cezaları dışında kadınların kadılık yani yargıçlık kürsülerini işgal etmelerine hiçbir engel yoktur. Ebu Cerir Taberi ise kısas ve had cezaları da dahil, kadınların her çeşit davaya bakabileceklerini kabul etmektedir.

Tarihte tespit edebildiğim 17 hükümdar ve 12 nâibe kadının varlığı bize gösteriyor ki, islam dini kadını toplum hizmetlerinden alıkoymamış, tersine ona sosyal hakların en önemlilerini tanımıştır. O halde islam ülkelerinde yüzyıllar boyunca hüküm süren harem hayatının nasıl olup da başladığı ve toplumsal hizmetlerden kadının nasıl olup da uzak tutulduğu sorulabilir. Hiç şüphe yok ki, orta ve yeni çağlarda islam kadınını hareme kapayan sebeplerin başında büyük fetihlerden sonraki servet artışları ve bunun sonucu olarak Bizans ve Sasani aristokrasisinin taklidi gelmektedir.

II. Velid, harem ağası kullanan ilk halifedir. Kadınların şarap içmeye başlamaları ve haremde yaşamaları iran’ın etkisiyle gene II. Velid devrine rastlar. Bununla beraber Abbasilerin X. Halifesi Mütevekkil’in saltanatına kadar kadınlar gene de üstün bir özgürlük anlayışı içinde yaşamışlardır. fiurasını unutmamak gerekir ki, ne Bizans’ın ne de iran’ın etkileri göçebe veya köy hayatı yaşayan Müslüman kadınının özgürlük ve sadeliğini asla yok edememiştir. Sonuç olarak diyebiliriz ki, kadın hakları ile ilgili en büyük devrimi islamiyet getirmiştir. Fakat onu yanlış anlatanların ve öğrenenlerin yüzyıllar boyunca süren tutumlarından ötürü Müslüman kadını, kendi yuvasında yüzyıllar boyunca en doğal haklarını yitirmiş olarak yaşamak zorunda bırakılmıştı. Eğer Türk anası, dünya tarihinde henüz bir eşi doğmamış olduğuna inandığım Atatürk gibi dahi bir oğul yetiştirmemiş olsaydı, Türk kadını, Müslümanlığın ve onun zarif peygamberinin kadına tanıdığı hakların sevincine erememiş olarak hâlâ o eski yanlış davranışın ezici baskısı altında çırpınıp duracaktı. •

Bizim dinimiz en mâkul ve en tabiî bir dindir. Ve ancak bundan dolayıdır ki son din olmuştur. Bir dinin tabiî olması için akla, fenne, ilme ve mantığa uyması lâzımdır. Bizim dinimiz bunlara tamamen uygundur. M. Kemal Atatürk

 
Diğer Makaleler...
« BaşlangıçÖnceki1234SonrakiSon »

Sayfa 1 / 4